GAZZE’DE DEĞİŞİM!

GAZZE’DE DEĞİŞİM!

2007 yılında Filistin seçimlerini kazanıp iktidara gelen HAMAS ( Filistin İslami Direniş Hareketi) 10 yıldır Gazze’nin yönetimini elinde bul1unduruyor. Gazze’de 10 yıldır ambargo ve savaşlarla mücadele eden HAMAS ve Gazze halkı tüm olumsuzluklara rağmen ayakta kalmayı başardı.

Mısır’da Muhammed Mursi yönetiminin darbe ile hükümetten uzaklaştırılması Gazze’yi yakından ilgilendiriyordu. Darbeci Sisi cuntasının ilk icraatı Gazze’nin dünyaya açılan tek kapısı olan Rafah sınır kapısını kapatmak oldu. Temmuz 2013’te gerçekleşen darbe sonrasında Gazze’de işler daha da kötüleşmeye başladı. 2017 yılının Ocak ayına gelindiğinde Gazze büyük bir insani kriz ile karşı karşıya kaldı. 4 yıldır Gazze’ye inşaat malzemesi, mazot, ilaç ve birçok malzemenin girişi ciddi ölçüde kısıtlandı. Elektrik günde sadece 2 saat dönüşümlü olarak verilirken, bu nedenle su arıtma tesisi de çalışamaz hale geldi. Hastanelerde ilaç ve araç gereç sıkıntısı had safhaya ulaştı. Öyle ki 2017 Haziran ayından bu yana tıbbi yetersizlik nedeniyle çoğu çocuk 30 hasta hayatını kaybetti.

Bütün bu olumsuzluklar Gazze halkını içinden çıkılmaz bir buhrana sürükledi. HAMAS ise bu durumda eli kolu bağlı bir şekilde çıkış yolu aramak zorundaydı. 6 yıldır Fetih ile HAMAS arasında süren uzlaşı görüşmeleri geçtiğimiz yıllarda sert restleşmeler ile sonuçlanmış, öyle ki 
Mahmut AbbasGazze halkına karşı İsrail’den daha sert ve acımasız bir tutum içine girmişti.

Birleşik Arap Emirliği, Mısır, Katar, Türkiye gibi ülkelerin devreye girmesiyle zaman zaman görüşmeler gerçekleşse de taraflar arasında kalıcı bir mutabakat sağlanamamıştı.

Mısır Cunta yönetiminin yıllardır zulmettiği Gazze halkına ‘’ teveccüh’’gösterip biranda Filistin meselesinde yaşanan bu problemlerin çözümü noktasında etkili olma kararı sonrası görüşmeler hızlandı. Art arda Mısır’a giden Fetih ve HAMAS yetkilileri Mısır İstihbaratı yetkililerinin de katıldığı toplantılarda büyük ilerleme sağladılar. Bir anda Mısır yönetiminin bu iştiyakı ve El Fetih’in uzlaşma çabasının altında yatan asıl neden neydi?

El Fetih içerisinde Mahmut Abbas ve Muhammed Dahlan arasında ciddi bir savaş var. Bu savaş neredeyse fiili bir duruma dönüşmek üzereyken Mısır’ın bu çıkışı büyük anlam(!) kazandı. Mısır bölgede BAE, Katar ve Türkiye gibi ülkelerin etkili olmasını istemiyor. Ve yeniden Filistin’in hamiliğine soyunmasının Sisi yönetimini de meşrulaştıracak bir hamle olduğunu düşünüyor. HAMAS, Gazze içerisinde insani krizlerle boğuşurken, Mahmut Abbas ise kendi hareketi içerisinde operasyona uğrama korkusu ile yüz yüze. Tam bu arada Mısır iki tarafı da rahatlatacak bir formülle devreye girdi. HAMAS, Gazze’ de insani krizler ve yönetimsel sorunlarla uğraşmak yerine direnişe odaklanmanın yollarını arıyorken Gazze yönetiminin Uzlaşı Hükümetine devredilmesi fikri elbette HAMAS için mantıklı bir çözümdü. Mahmut Abbas Mısır’ın Gazze konusunda etkili olmasını, en büyük rakibi Dahlan’ı destekleyen Birleşik Arap Emirlikleri tehlikesine karşı tercih etti. Mısır’ın yeniden Gazze ile diyaloğu Mahmut Abbas’ın yerini biraz olsun sağlama almasına neden oldu.

Bu durumda Mısır, HAMAS ve Mahmut Abbas hepsi bir nebze olsun istediklerini elde etmiş olacaklar.

Peki bu anlaşma hayata geçerse Gazze halkı ne elde etmiş olacak?

Anlaşma şartlarına göre üzerinde anlaşılan şartlar şöyle;

Rafah sınır kapısı insan geçişine ve ticari geçişlere tamamen açılacak.

Gazze’ye Mısır’dan verilen elektrik 20 Megavattan, 280 Megavat’a çıkarılacak.

İsrail’den alınan 450 megavat elektriğin parası Filistin Hükümeti tarafından ödenecek.

Nitelikli Mazot girişine izin verilecek. Böylece Gazze’deki Elektrik Santrali ve su arıtma tesisi yeniden faaliyete başlayacak!

Memur Maaşları Filistin Yönetimi tarafından ödenecek.

Gazze’ye ilaç ve tıbbi malzemelerin girişine izin verilecek!

Bu şartlar Filistin Hükumetinin Gazze’deki yönetimi devralmasının ardından yürürlüğe girecek. Görüşmeler şuana kadar olumlu geçse de mutabakata tam olarak varılmış değil. Masada Mahmut Abbas’ın Kassam Tugaylarının silah bırakmasını istemesi gibi büyük bir sorun masanın üzerinde durmakta. Bir hafta sonra Mısır’da gerçekleşecek görüşmelerde bu pürüzün de ortadan kalkacağından herkes emin. Çünkü Mahmut Abbas’ın bu teklifinin kesinlikle kabul görmeyeceği çok açık bir gerçek.

Sonuç olarak Gazze halkının yaralarının sarılmaya ihtiyacı var. İsrail’in 7 Temmuz’da başlattığı ve 51 gün devam eden saldırılarda 2 bin 158 kişi şehit olmuş, 11 binden fazla kişi de yaralanmıştı. Saldırılarda 17 bin 200 ev, 73 cami ve 24 okul tamamen yıkılmış, binlerce bina hasar görmüştü. O günden bu güne evsiz kalan Gazze halkı şimdi yaralarının sarılmasını bekliyor. İnşallah bu mutabakatın kazananı yıllardır acılarla ve yoklukla boğuşan Gazze halkı olur.

Ensar Çalışkan 4 Ekim 2017

Şehit Ebu Halid Suri Kimdir?

Suriye’de ‘Şeyh Umeyr’ olarak tanınıyordu. Yakın dostları ise onu ‘Ebu Umeyr’ olarak isimlendiriyordu.  Afganistan, Irak ve Cezayir tecrübelerinde ise Ebu Halid es Suri olarak biliniyordu. 1980’li yılların başında Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı Afganistan’a giden Arapların içerisinde özel bir konumda bulunan Ebu Halid es Suri, Abdullah Azzam’ın yakın dostlarındandı. 1982 yılında yaşanan Hama katliamından sonra bir grup arkadaşıyla birlikte Suriye’nin dışına çıkmak zorunda kaldılar ve pek çok Suriyeli, siyasi mülteci olarak Batı’ya giderken Ebu Halid es Suri gibi Suriyeli İslamcılar da Afganistan başta olmak üzere İslam ülkelerinin bir kısmına dağıldılar. 2011 yılında başlayan Suriye Savaşı’na kadar Suriye dışında pek çok savaşa katılan, pek çok kez yaralanan ve cezaevine giren Ebu Halid es Suri’nin Suriye’ye dönüşü ancak 2000’li yılların ikinci yarısında oldu.

 

1963 yılında Halep’te doğan Ebu Halid es Suri’nin gerçek ismi Muhammed el Bahai’ydi. 1980’li yıllardaki Afganistan tecrübesinden sonra İslam dünyasındaki mekik dokuyan Ebu Halid, 2000’li yılların başında Afganistan ABD tarafından işgal edildiğinde ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerine karşı direnen Taliban gerillalarına liderlik ediyordu.  Irak işgal edildikten sonra bir süre Irak’ta bulunduğu öne sürülen Ebu Halid, Cezayir’de de bir dönem kalmış ve Cezayir İslamcıları tarafından yürütülen savaşa şahitlik etmişti. Cezayir tecrübesini pek çok platformda paylaşan Ebu Halid es Suri, Suriye’de IŞİD’i doğuran düşünceyle Cezayir’de İslamcı savaşçıları ‘tekfircilik’ düşüncesine iten bakışın aynı olduğunu savunuyordu.

 

2011 yılında devrimin başlamasının ardından çıkarılan afla Suriye’de tutulduğu cezaevinden çıkan Ebu Halid es Suri, cezaevinden çıkar çıkmaz Suriye’nin kuzeyindeki eski arkadaşlarıyla birlikte Ahrar’uş Şam hareketini kurdu. Abdullah Azzam’ın eski dostlarından birisinin El Kaide’nin Suriye kolunda görev alacağı düşünülebilirdi ancak Ebu Halid es Suri gibi birkaç isim daha Suriye şartlarında Suriye şartlarına uygun bir yapılanmanın daha uygun olacağını düşünüyordu.

 

2011 yılının sonlarında Ahrar’uş Şam Hareketi’ni Hasan Abbud, Ebu Eymen, Ebu Yezen eş Şami gibi isimlerle birlikte organize eden Ebu Halid es Suri’nin otuz yıllık askeri kariyerini Suriye’de çok az kişi biliyordu.  Muhtelif kitaplardan ya da Afganistan tecrübesinden ötürü ‘Ebu Halid es Suri’ diye bir komutanın Suriye’de olduğunu bilenlerin çoğu da Şeyh Umeyr olarak tanıdıkları kişinin aslında Ebu Halid es Suri olduğundan bihaberdi. Geçmişi değil bugün önceleyen bir bakışla hareket eden Ebu Halid, Halep ve İdlib kırsalında Ahrar’uş Şam Hareketi’nin ilk askeri eğitim kamplarını açan kişiydi. Bugün Suriye Savaşı’nda komutanlık yapan pek çok ismi kendi kontrolündeki kamplarda yetiştiren Ebu Halid, aynı zamanda Halep ve İdlib çevresinde muhaliflerin yürüttüğü pek çok askeri harekatın da kurmay kadrosunda yer aldı.

 

2013 yılının bahar aylarına kadar simetrik bir şekilde ilerleyen Suriye Devrimi, 2013 yılında, yani ikinci yılının baharında iki büyük sorunla yüzleşti. Birincisi Humus’un neredeyse tamamını alan ve Lübnan – Şam arasındaki transit yolu kesmek üzere olan Suriyeli muhalifler, İran’ın Ortadoğu’daki politikalarını uygulamak için sivil öldürmekten dahi çekinmeyeceği gerçeğini gördüler. 48 saat boyunca ağır bombardımana tabi tutulan ve 1.000’den fazla roketle vurulan Kuseyr kavşağından çekilen muhalifler, 1.000 civarında yaralıyla birlikte Rastan’a sığındılar. Savaşın başından beri devam eden ilerleme Hizbullah tarafından Kuseyr’de durduruldu. Muhalif kaynaklara göre Kuseyr’e saldıran Hizbullah güçlerinin katlettiği yüzlerce Suriyeliden en az yarısını kadın ve çocuklar oluşturuyordu.

 

Muhaliflerin yüzleştiği ikinci büyük sorun ise varlığını aynı dönemde deklare eden IŞİD oldu. Nusret Cephesi’nin kendisine bağlı olduğunu öne süren Irak El Kaidesi ( Irak İslam Devleti ) , Nusret Cephesi’ni lağvettiğini duyurarak Irak Şam İslam Devleti’ni kurduğunu duyurdu. Bütün ‘Suriyeli ve Iraklı Müslümanları’ Ebubekir Bağdadi öncülüğündeki devlete ‘biat’ etmeye çağıran yeni yapı, Suriye’nin kuzeyinde büyük bir boşluğa yol açtı. Nusret Cephesi’nin üçte ikisi yeni örgüte katılırken askeri bütünlüğünü büyük oranda kaybeden, silah gücünün ve mali kaynaklarının büyük kısmını IŞİD’ e kaptıran Nusret Cephesi Halep ve İdlib’te pek çok noktadan geri çekildi. Rejimin Halep çevresindeki ilerleyişi de hemen hemen bu döneme tekabül ediyor. Safira üzerinden Şeyh Neccar’a yüklenen Suriye rejimi, kısa sürede Şeyh Neccar kapılarına dayandı. İşte bu dönemde Suriye El Kaidesi ve IŞİD arasındaki sorunun çözümü için El Kaide lideri Eymen ez Zevahiri tarafından gönderilen bir mektupta iki gruba da ilginç bir isme tabi olmaları isteniyordu: Ebu Halid es Suri. İki tarafın da yanlışlarını kendi zaviyesinden yazan Eymen ez Zevahiri, taraflar arasında hakem olmak üzere Ebu Halid es Suri’yi görevlendirmiş ve hatta Ebu Halid’e iki grubun liderlerini görevden almaya varıncaya kadar pek çok yetki vermişti.

 

Geçtiğimiz yılın 23 Şubat günü IŞİD tarafından düzenlendiği düşünülen bir bombalı araç saldırısı sonucu hayatını kaybeden Ebu Halid es Suri ya da Şeyh Ebu Umeyr, Suriye’de IŞİD’in yükselişine engel olamasa ve büyük bir ihtimalle IŞİD tarafından katledilmiş olsa da ‘İslami Cephe’ ittifakının kurulmasının öncülerinden birisi oldu. Öte yandan Cezayir’de gördüğü ‘tekfircilik’ hastalığını Suriye’ye en iyi anlatan isimlerden birisiydi ve muhtemelen Nusret Cephesi içerisinde bu hastalığının yayılmasına engel olan isimlerden birisi de kendisi oldu.

 

Bazı kayıpların yeri asla dolmaz ve bazı kayıplar vardır ki yerini dolduramadığınız gibi yokluğuna da alışamazsınız. Suriye’de Ebu Halid’in yokluğu bu tip kayıplardan birisi olarak devrim tarihine geçti. Önce Ebu Halid es Suri’nin oldukça profesyonel bir saldırı sonrası şehid olması birkaç ay sonra ise Ahrar’uş Şam’ın bütün komuta kademesinin bir sığınakta kimyasal bombayla katledilmesi Ahrar’uş Şam’ın Suriye’de özel olarak zayıflatılmak istendiğini gösteriyor. Ancak Ahrar’uş Şam, yeni dönemde hem Ebu Halid’in hem de Hasan Abbud’un hedeflerine daha da çok yaklaşacak askeri başarılar kazandı. Belki Ebu Halid göremedi ama Halep’in kuzeyinde Hizbullah güçlerini yüzlerce ölüyle eski mevzilerine çekilmek zorunda bırakan Ebu Halid’in eğitim kamplarında yetişen Suriyeli gençlerdi. Belki Hasan Abbud göremedi ama Vadi Dayf’ı ve Hamidiye Askeri Üssü’nü ele geçirerek Suriye rejimine tek seferde en büyük toprak kaybını yaşatan operasyonun en önemli birimlerinden birisi Ahrar’uş Şam hareketiydi.

 

Otuz yılı aşkın savaşçı geçmişinden geriye çok az video ve fotoğraf bırakan Ebu Halid es Suri’nin görüntülerini bir araya getiren Ahrar’uş Şam Medya Ofisi, 23 Şubat günü Ebu Halid’in bugüne kadar görülmemiş görüntüleriyle birlikte Ebu Halid’den sekiz ay sonra hayatını kaybeden Ebu Abdullah Hamavi ve Ebu Yezen eş Şami’nin Ebu Halid’le ilgili görüşlerini yayınladı.
24 Şubat 2015/ Time Türk

Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu’ndan Dünyaya Çağrı! (VİDEO)

Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu (ARSA) Myanmar devletine katliamı durdurması masum sivil halkla değil kendileriyle savaşması çağrısı yaptı.

Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu Lideri Ataullah Ebu Ammar Januni’nin açıklaması;

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Bugün bütün dünyayı vahşi Burma hükümeti ve ordusu tarafından işlenen katliamları durdurmak için çalışmaya çağırıyorum.
Bildiğiniz gibi, Burma ordusu ve Budist çeteler her türlü acımasızlığı uygulamaya başladılar. Rohingya sivilleri üzerine bütün top ve roketlerini ateşlediler. Arakanlılara ait tüm evleri ve köyleri yaktılar. Her yer, yollar, nehirler öldürülmüş insanların cesetleri ile dolu. Doktorumuz ve ilacımız yok, yaralılara tıbbi müdahale için imkânımız yok. Bu nedenle tüm insani yardım grupları ve STK’ları derhal harekete geçmeye ve Arakanlılara insani yardım ulaştırmaya çağırıyorum.

Vahşi Burma rejimini acımasız katliamlarını derhal durdurmaya çağırıyorum. Zalimce suçlar işleyerek istediğiniz hedefe asla ulaşamazsınız. Rohingya insanlarına hiçbir şart olmadan haklarını vermelisiniz. Masum çocukları, kadınları (ve yaşlı insanları) öldürerek Uluslararası Kanunları ihlal ediyorsunuz. Bir savaşa girerseniz, bu savaşı bizimle yürütün, savunmasız çocuklar ve kadınlarla değil. Çocuklar ve kadınlar size yanlış bir şey yapmadı. Onlara karşı acımasızca davranışlarınızda ileri gitmeyin. Evleri yakmayı durdurun.

Savaşmak istiyorsanız, hakları için sizinle savaşan gençlerle savaşın. Gelip kendini savunanlarla yüz yüze gelin, çocuklar ve kadınlar üzerindeki acımasızlıklarınızı durdurun. Size daha fazla bir şey anlatmam gerekmiyor.

Rohingya insanlarının yanı sıra, Arakan eyaletindeki Rakhine ve diğer etnik toplulukları da “vahşi Burma askerinin tuzaklarına düşmemeleri” konusunda uyarıyorum. Onlar

lar ve Rakhineler arasında çatışmaları tetiklemek için pek çok yolu deniyorlar. Daha önce söylediğimi şimdi tekrar ediyorum, savaşımız sadece Burmalı vahşi ve baskıcı askerleriyle. Bu nedenle savaşımız Rakhine halkıyla ya da diğer etnik gruplarla değil.

Myammar ordusu dünyayı birçok açıdan aldatmaya çalışacak. Kendi askerlerini ve halkını vurup suçu bizim üstümüze atacaklardır! Şunu anlamalısınız: Savaşımız sizinle değil. Savaşımız vahşi ve insanlık dışı katliamları gerçekleştiren Buruma ordusu ile. Acımasız Burma ordusu dünyayı birçok açıdan aldatmaya çalışıyor. Teknolojik olarak sesimi üretiyorlar ve bazı yalan şeyleri sanki ben söylemişim gibi gösteriyorlar. Ayrıca, yanlış bilgilendirilmek için sözde öldüğüme dair sahte fotoğraflar üretiyorlar.

Dolayısıyla şunu söylemek isterim ki bunlar insanları kandırmak için yapılan bir yalan politikasıdır. Hepsi yalandır. Savaşımız zalim Burma ordusu iledir, Rakhine ya da diğer topluluklar ile değildir. Bu nedenle sizi bu tür oyuna getirme planlarına karşı dikkatli olmaya çağırıyorum.  Sizi,( Rakhine Halkı) bize karşı savaşmanız birçok yolla kandırmayı deneyecekler. Bunu çok iyi anlamalısınız.

Bugünkü açıklamamın sonuna geldim. Umarım ki tüm Uluslararası toplum naçizane bir şekilde iletmek istediğim mesajı anlamıştır.

Çeviri: www.ensarcaliskan.com
Twitter: @ensarcaliskan

Peçe tartışmasına dair…

Önceki gün bir Müslüman hanım kardeşimiz dini hassasiyeti nedeniyle sosyal medyada lince uğradı. Peçe taktığı için sınava alınmayan (Bayan Polise ve bayan sınav görevlisine yüzünü gösterip kimlik teyidi aldığı halde) kardeşimiz , ağza alınmayacak sözlerle, lağım bir üslup ile linç edildi. Bu linci yapanların hesaplarına ve paylaşımlarına baktığınızda çeşitli hocaların sözleri, CB Erdoğan ile ilgili paylaşımlar, ceddimiz Osmanlının adaleti ve dini yayma gayreti, ‘’CHP gelirse din,vatan elden gider’’ söylemleri, Kemalistlere ve FETÖ’cülere eleştiri ve hakaretlere rastlıyordunuz oysa. Ama sövdükleri CHP’liler, Kemalist ulusalcılarla birlikte Müslüman bir hanımı hedefe koydular.

Bize ne oldu da bu hale geldik?

Hangi ara içimiz bu kadar boşaltıldı?

Nasıl bir gençlik yetişiyor bu toplumda?

Tesettürlü (!) bazı hanımlar peçeli kardeşimize laf çakma, onu aşağılama ve niyetini sorgulama yarışına girdiler. Tabi bu jenerasyonun tesettür bilincinden bahsedecek değiliz. Kendilerinin sadece güzelleşmek amacıyla kullandığı aksesuar olmaktan öteye gidemeyen renk renk şalları, suratlarında ki nursuzluğu ve sivilceleri kapatmak için adeta bir peçe gibi kullandıkları boyaları ile onlardan bir şey beklemek yersiz olur. Tesettür denince akıllarına ilk gelen “moda” olan şallı mankenlerle, dar pantolonlu, yırtık kotlu, göğüs dekolteli tişörtlü erkekler bir olup “sakınmak” amacıyla yüzünü kapatan bir bayanı linç ettiler gözlerimizin önünde.
Oysa bu yağız delikanlıların, hanımların hepsi 15 Temmuzda dinleri ve vatanları için tankların önüne atlamakla övünen kahramanlardı!

Kendi kimliği bile olmayan paralı tetikçi bir güruhta hemen derin bağlantılarını kullanıp kardeşimizin onlara göre “suç” olabilecek yada olayı sulandırıp başka mecralara çekecek paylaşımlarını servis ettiler. İnsan ne kadar acayip bir varlık. Halbuki 3–5 seneye kadar FETÖ’nün yılmaz savunucusu ve sözcüydüler. Bunun için para aldılar. Bu trol tayfası “Gel de bitsin bu hasret Fethullah Hoca efendi” naraları attıklarını ne çabuk unuttular!

Fakat bu konuda suç onların değil. Asıl suç bu konuya sahip çıkmayan herkesin. Kızcağız yediği küfürlerin ve hakaretlerin yanı sıra birde bizim camiadan gelen baskıların ve tehditlerin muhatabı oldu. Bu seviyesizliğin akabinde hesabını kapatmak ve hak arayışından vazgeçmek zorunda kaldı. Oysa ki o da yıllarca sınava hazırlanmış, hayalleri ve idealleri olan bir bireydi. Tek suçu ise inandığı gibi yaşamak, ilkelerinden taviz vermeden okumak istemekti.

Peçenin fıkıhtaki yeri ve İslamdaki konumu ile alakalı kelli felli hocalarımız konuşsunlar! Benim temas etmek istediğim nokta en olmadık fikirlere, akımlara tahammül gösteren Muhafazakar kesim ne oldu da bir peçeli hanıma sahip çıkmadı. Bugün timeline da bir tane orta okul öğrencisinin, babası yaşındaki sakallı bir adama ‘’ yallah Arabistana’ diyerek sergilediği ukalaca tavrının ardından, adamın verdiği ‘’burası Müslüman bir ülke’’ lafının nasıl da çarpıtılarak ‘’oruç tutmayanlara saldırı’’ tonunda pazarlandığına şahit oluyoruz. Her şartta birbirine sahip çıkan dinsiz güruh kadar olamadık. Bizim mahalle Fransa’da, Hollanda’da, Amerika’da peçe yasağı getirildiğinde ayağa kalkıp tepki gösterirken, ne oluyor da aynı durum Türkiye’de olduğunda gariban bir hanımı lince girişiyor? Asıl vicdanlarımıza ve aklımıza sormamız gereken soru bu. Adalet herkes için lazım beyler, bayanlar! Müslümanlar adaleti ayakta tutmak için yaşarlar ve ölürler! Hatırlatayım…

Hadi bu insanlar olayı idrak edemedi. Hocalarımız, kanaat önderlerimiz, herhangi bir siyasetçi yada bir yetkili kişi yok muydu bu kardeşimizin hakkını savunacak?

Bu kızcağızın linç edilmesine göz yuman, ses çıkarmayan herkes haksızlık ve zulüm karşısında sessiz kaldığı için Allah’a hesap verecek. 3 gündür bekliyorum bakalım birisi çıkıp ‘’ne oldu bu kardeşimizin durumu?’’ diye sorar, bir gündem yapar diye fakat kimseden ses çıkmadı. Bir oy pusulası, bir ağaç, bir mini etek kadar değeri yokmuş Müslüman bir kadının tesettürünün. Tabi’ya ben unutmuşum! Mini etekli, dar tunikli, sitreç pantolonlu şallı ablaların göze daha hoş göründüğü ve daha hakları savunulası olduğu bir dünya burası. Hayırlı Ramazanlar!
20.06.2017

Halep düşebilir ama biz daha düşmedik!

Halep, Suriye devriminin ilk yıllarında Abdulkadir Salih’in çabaları ve öngörüsü ile Müslümanların eline geçti. 2013 yılından bugüne kadar da Halep’in büyük kısmı Müslümanların elinde kaldı. Son süreçte de tüm imkansızlıklara rağmen dünyanın tüm müstekbirlerine karşı direndi.

Halep artık büyük ölçüde Esed rejiminin ve Şii militanların eline geçmiş durumda.

Yaklaşık 6 aydır kuşatma altında bulunan şehirde insanlar gıdadan, ilaçtan, insanca yaşamanın gereksinimlerinden uzak. Fakat buna rağmen teslim olmamanın onuruyla yaşadılar.

Sadece açlığa karşı da savaşmadılar. Rusya, İran, Esed, Lübnan Hizbullah, ABD ve irili ufaklı milis Şii gruplara karşı destansı bir direniş gösterdiler.

Müstekbirler tek bir cephe olup kardeşlerimize saldırırken maalesef bizler mustazaf kardeşlerimiz ile bir olamadık. Suriye’deki direnen gruplar ve dışardaki kardeşleri olarak ortaya çıkan bu durumun müsebbibi bizleriz. Amellerimizin eksikliği, dünya malına ve güce tamah edişimiz,  kardeşliğimizin eksik olması düşmana bu fırsatı ve cüreti verdi.

Maalesef Suriye tüm dünyanın satranç tahtası konumunda. Tüm devletler irili ufaklı çıkarları için Suriye halkını feda ediyor. Suriye halkının canını ucuz bir siyasi hamle aracı olarak görüyorlar.  Sizin bizim gibi ferdi Müslümanlar çabaladı, koşturdu fakat maalesef durumun bu raddeye gelmesine mani olamadık.

Hepimiz Allah’a hesap vereceğiz.  Ama devlet çıkarlarını Halepli çocukların kanlarından üstün tutanların, onların kanları üzerinden bölgesel çıkar peşinde koşanların hesabı çok daha çetin olacak.
Ben hala 4 – 5 sene önce yazdığım yerdeyim. Tüm devletlerin çıkarları Halepli bir çocuğun minik bedeninden, Halepli bir Müslüman kadının namusundan, Halepli bir gencin Allah yolunda akıttığı kandan daha değerli değildir.

Hiçbir Müslümanın Müslüman kardeşini müstekbirlerin ve zalimlerin insafına terk etme lüksü yoktur. Bizler ve tüm İslam alemi maalesef Halep halkını ve Şam ehlini şu ya da bu nedenle zalimlerin ve müstekbirlerin eline terk ettik.

Bir sitem de kendi yaşadığımız coğrafyanın yöneticilerine etmeden geçemeyeceğim. Elbette 15 Temmuz öncesi ve sonrası Türkiye’yi farklı değerlendirmek lazımdır, Elbette Suriye halkının acılarını dindirmek için elinizden gelen insani çabayı sarf ettiniz. Fakat 2014 yılında Fırat Kalkanı benzeri bir operasyon yapılabilseydi bugün Halep’te durum bu şekilde cereyan etmeyebilirdi. Bunu engelleyen bürokratlar Allah’a hesap verecekler. Bir de her ne şartta olursa olsun Suriye muhalefetine hava savunma sistemleri verilmemesi ise ayrı bir hata idi. Maalesef bir Rusya’nın bir ABD’nin kapısına gidip gidip duruyoruz. Şunu çok iyi biliyoruz ki Suriye’den sonra sıra maalesef Türkiye’de. Sizleri de bu durumun idraki ile hareket etmeye ve hiçbir zalim gücün kapısına gitmeden İslam kardeşliği neyi gerektiriyorsa onu yapmaya davet ediyorum. Göreceksiniz ki Allah attığınız adımları daha bir bereketli kılacaktır.

Halep yarın ya da önümüzdeki hafta tamamen Esed’in eline geçebilir. Elbette bu hepimizi üzecek fakat asla umutsuzluğa düşürmesin. Allah’ın izni ve yardımıyla yeniden toparlanıp, amellerimizi düzeltip, kardeşliğimizi pekiştirip yeniden Halep’e, oradan da Şam’a yürüyeceğiz.  Dönemsel yenilgiler hiç birimizi umutsuzluğa sevk etmesin! Kendimizi toparlayıp, hatalarımızı onarıp yeniden mücadeleye devam edeceğiz. Orada tek kardeşimiz bile kalsa biz onların yanında olmaya devam edeceğiz. Bunu yaparken de herhangi bir çıkar veya hesap gütmeyecek, kardeşliğimizin ve imanımızın gereği olarak bunu yapmaya devam edeceğiz.

Şimdi başladığımız yerdeyiz! Daha sahih bir iman, daha sahih bir hedef ve temiz bir kalple haydi yeniden Bismillah…
28.11.2016

Sussak tesiri olmuyor, söylesek gönüllerimiz razı değil!

Sussak tesiri olmuyor, söylesek gönüllerimiz razı değil

Cem Küçük ya da muadillerinden daha büyük bir derdimiz olmasa yazmazdık. Mazur görülsün, yazmış bulunduk.

TIMETURK | EDİTÖR MASASI

Uzun süredir; biz diyelim beş yıldır siz deyin iki yıldır bir şey var, hissediyoruz. Renksiz, kokusuz, tatsız ama yapış yapış. Hani insanın yüzünü en çok buruşturan o hisse çok benziyor. Bir ağaca dokunursunuz reçinesi elinize bulaşır, su bulana kadar sabredemezsiniz. Bir an evvel toprağa sürersiniz ellerinizi. İşte üzerimizde uzun süredir buna benzer bir his var. Elimizi sürecek toprak arıyoruz. Vakıa şu ki bulamıyoruz.

Bu kadar metaforu birden kullanmak durumundayız çünkü çekiniyoruz. Dili dikiş tutmayanların sınırsızlığından yana endişeliyiz. Ancak bu kez, bu endişeye ve sıradan insanların ağzındaki acımtırak tada rağmen konuşmak istiyoruz. Konuşmak istiyoruz ki eğer yarın birileri bugünlerin tarihini yazacaksa derdimiz politik dehlizlerde kaybolmuş olmasın.

Bize kalsa adını anmazdık ama en çok kendisi adına üzüldüğümüz için bu kez bir istisna yapacağız ve adını da anacağız. Cem Küçük Beyefendi, uzunca bir süredir bir şeyler söylüyor, ısrarla duymuyoruz. En başta bahsettiğimiz o yapış yapış olma hissine duçar olmamak için gün doğuyor gözümüzü, akşam oluyor kulaklarımızı kapatıyoruz. Çünkü herkesin yüzünü ekşiten o yapış yapış havanın sebebi tam olarak Cem Küçük’ün sözlerinde tecessüm ediyor. Abartmak istemiyoruz ancak Türkiye’nin son iki yüz senede yaşadığı büyük buhranın hiçbir dönemi bu kadar hikmetsizlikle dolu değildi. Dört yanımızda tebarüz eden cinni halin tasviri için bir şey söylememize hacet yok ve hatta tasvire de teşbihe de ihtiyaç yok. Ancak krizimiz tam olarak bu değil. Daha dehşetli olan şu: Bu hikmetsizliğin artık ciddi bir alıcı kitlesi var bu ülkede. Vatan sevmenin, İslam’ı müdafaa etmenin Cem Küçük’ün yaptığı şey olduğunu zanneden bir fanatik kitle oluştu ki bu kitle yüz sene de geçse hata ettiğine dair bir endişe taşımayabilir.

HERKESİN SUSASI VAR

Uzun, derin ve yorucu bir kavganın içerisinde olduğumuzdan mütevellit herkesin susası var. Konuşmak istediğimiz için değil kendimizi savunmaya mecbur kaldığımız için yazıyoruz. Çünkü geri çekilecek bir yerimiz kalmadı. Sırtımızı asırlardır inandığımız değerler manzumesinden mamul bir duvara dayadık ve gerçekten bu köşeye sıkıştırılmış durumdayız. Düşmanın maskesinin altında ne olduğunu bilmiyoruz ancak bir fikir olmadığı kesin. Daha açık söylemek gerekirse artık efendilik derdiyle susmak ile sırf cazgırlık olsun diye konuşmak arasındaki çizgi iyice inceldi. Sussak da aynı bedeli ödüyoruz konuşsak da. Asli söylenişi ‘Sussam gönül razı değil söylesem tesiri yok’ şeklinde olmalıydı ama biz tam zıddı bir haldeyiz: Sussak tesiri olmuyor, söylesek gönüllerimiz razı değil.

SİZ ÖFKE ZANNEDİYORSUNUZ AMA DEĞİL

Son kez diyelim ve bir kez daha söyleyelim öyleyse: Cem Küçük Beyefendi, kendi namımıza değil sizin namınıza üzülüyoruz. Sizi bu hale düşüren döngüye direnememiş olmanıza üzülüyoruz. Fikir telif ettiği zehabıyla gürültüden başka bir şey üretemeyen eşhasın adına sizin için gerçekten dertleniyoruz. Siz öfke gibi görüyorsunuz ama öfke bu değil. Bizim öfkemiz gerçekten böyle bir şey değil. Erbabı bilir, basitlikler bizi öfkelendirmez.

Geri adım, özür ve tazminat belki dünya için yaşayanların ve dünya demokratlarının nezdinde önemlidir. Ancak bizim için bir şey ifade etmiyor. Siz öyle düşündüğünüz için pişman değilsiniz, kendinize hakim olamayıp düşündüğünüzü izhar ettiğiniz için pişmansınız. Buradan bakınca da bu pişmanlık değil daha çok pişkinlik gibi görünüyor. Yanlış anlamayın, bu pişkinlik üzerinize yakışmıyor diye söylemiyoruz bunu. Biz dünya için yaşayan insanlar değiliz ve bu anlamda sizinle aynı boyutta yaşamıyoruz. Demokrasi için, reel politik için, stratejik hedefler için de yaşamıyoruz. Sizin manyaklık olarak addettiğiniz şey bu. Hasan-ı Basri (r.a.) bunu şöyle ifade ediyordu: “Vallahi, Bedir ashabından yetmiş kişiye yetiştim, çoğu kez giydikleri sof idi. Eğer siz onları görseydiniz deli sanırdınız. Onlar da sizin iyilerinizi görselerdi ‘bunların ahirette bir nasibi yok’ derlerdi”. Bizim delilik derecemiz Allah en doğrusunu bilir ama “ahirette bir nasibi yok” denileceklerden belki. Bu gerçeği bilmemize rağmen sizinle aynı boyutta yaşamayı reddedecek kadar da bu dünyadan uzağız.

HİCAB DUYUYORUZ

Bu nedenle son birkaç yıldır size yol verenlerin, size emir verenlerin, size yürü diyenlerin oluşturduğu bu yapış yapış havada konuşmaktan hicab duyuyoruz. Hicab duyuyoruz çünkü ağzınızdan kaçırdığınız birkaç cümleden ibaret olmayan bir kötülüğün büyütüldüğünü görüyoruz. Adı 28 Şubat olmayan bir 28 Şubat için televizyon ekranlarında kurduğunuz ikna odalarının şahidiyiz. Ancak konuşmaya çekiniyoruz çünkü söyleyenin siz olduğunu biliyoruz da söyletenlerin kim olduğuna ne yapsak emin olamıyoruz.

BİR FİKRİN GEMİSİ

Elbette sizler bizim stratejiden anlamadığımızı düşünüyorsunuz. Çünkü, sizin gibi birkaç yıllık hikayesi olan hadiseleri stratejik gelişmeler zannetmekten daha geniş bir perspektifle bakıyoruz tarihin akışına. Ancak stratejik kavramları kullanarak size cevap vermenin gerçekten israf olan bir yanı var. Hatta sadece bir yanı yok. Çok yanı var. Hatta israftan ibaret. Eğer anlayabileceğinizi hatta bırakalım anlamayı ne cevap vereceğinizi tasarlamaksızın can kulağıyla dinleyebileceğinizi bilsek size Mavi Marmara’nın fikir sahiplerinin gemisi olduğunu izah edebilirdik. Mavi Marmara o gemiye binenlerle, o gemiye binmek isteyip binemeyenlerle, binemediği için pişman olanlarla ve binenlerin yüzüne bir ömür bir parça mahcup bakmaya hüküm giyenlerle birlikte bir fikrin gemisiydi. O fikir, hak sahibine hakkını iade etme gayretinden ibaretti ve anın vacibiydi. Üstelik stratejik bir vacipti. 1974’te Anadolu’dan çıkan gemiler neden Kıbrıs’a çıkarma yaptıysa Mavi Marmara da o yüzden Gazze’ye doğru sefer eyledi. Gemilerimiz Kıbrıs kıyılarında hangi hakkı sahibine iade ettiyse Mavi Marmara da aynı hakkı sahibine iade edebilme kaygısıyla Filistin kıyılarına gitmeyi denedi. O sefer, Anadolu kıtası büyüklüğünde dava taşını omuzlayanların Filistinliler adına ve Filistinliler ile birlikte son hak iddiasıydı. 1969’tan bu yana bu ülkede bağımsızlık davamızın en büyük davacısı Erbakan Hoca idi. Kıbrıs’a çıkarma gemileri gönderen de Gazze’ye insani yardım gemileri gönderen de işte bu mukaddesatın en büyük davacısı olan Erbakan Hoca idi.

Bu fikri anlamanızı bekleyemeyiz. Bu fikri anlayamıyor oluşunuzu mazur görürüz. Bu fikri imha etmek isteyişinizi de anlarız. Ancak bir fikriniz olmadığı halde fikir sahibiymiş gibi konuşmanıza saygı duymamızı beklemeyin bizden.

SON KEZ DENİYORUZ

Pek olanak vermiyoruz ama belki Sayın Cumhurbaşkanı da görür, belki birileri Reis’in önüne koyar diye derdimizi son kez anlatmayı deniyoruz.

Hepimizin içini sıkıştıran bu yapış yapış havayı dağıtın lütfen. Siz ki İstanbul’a şehremini olarak geldiğiniz vakitler nefes almayı imkansız kılan karbonmonoksitten ibaret havayı birkaç senede oksijenden geçilmez hale getirmiştiniz. Yine yapabileceğinize inanıyoruz, umut fakirler kadar delilerin de ekmeği.

Biz sizden umut kesmeyiz, inanıyoruz ki kalbinizde Mavi Marmara ve Filistin bahis konusu olduğunda tekrar tekrar yeşeren merhamet adlı bir çınar illa ki vardır. İnanmak istiyoruz, eğer bütün şartlar sizin için uygun olsaydı siz de o gemide olurdunuz.

Cem Küçük ya da muadillerinden daha büyük bir derdimiz olmasa yazmazdık. Mazur görülsün, yazmış bulunduk.

Biz uyurken düştü Türkmen Dağı!

Suriye Türkmenlerinin ana yurdu Türkmen Dağı artık Esed rejiminin elinde. Kasım 2015’te Rusya ve İran’ın devreye girmesiyle bölge tehdit edilmeye başlamış Türkiye’nin Türkmen Dağı’nı bombalayan Rus uçağını angajman kuralları çerçevesinde vurması ile birlikte mesele dünya kamuoyunun gündemine gelmişti. Aslında Humus Türkmenlerine ait topraklar 2013 yılında işgal eden ve bölgede bir demografik operasyon yapan rejimin Lazkiye’deki hamlesi en çok Türkiye’yi ilgilendiriyordu.

Türkmen Dağı Rusya ve Esed tarafından aylarca havadan bombalandı. Çılgınca gelebilir ama binlerce ton bomba gökten demir sağanaklar halinde küçücük bir kara parçasına yağdı. Karadan ise BAAS rejimi askerleri ile birlikte Lübnan, Afganistan, Irak ve İran’dan gelen Şii militanların hatta Türkiye’den gelen solcu şebbihaların saldırısıyla karşı karşıya kaldı. Türkmen Dağı’ndaki direnişçiler, tam 8 ay boyunca kısıtlı insan kaynağı ve teçhizat ile dünyanın en büyük güçleri İran ve Rusya’ya kafa tuttular.

Allah bize orada bu kardeşlerimizi ziyaret etme, durumlarını yerinde görme fırsatı nasip etti. O zaman görüştüğüm tüm Türkmen mücahitler şunu söylüyordu: “Bu sadece bir bölge savunması değil. Türkiye’nin savunması Türkmen Dağı’ndan başlar. Biz burada Türkiye’yi kendi vatanımızla birlikte korumak için savaşıyoruz. Eğer Türkmen Dağı düşerse bilin ki savaş kısa sürede Türkiye topraklarına sıçrar. Suriye’de gerçekleşen bu savaş aslında Türkiye’de düşünülen büyük kaos ve savaş planının hazırlığıdır.”

Türkmenler böyle düşünürken maalesef Türkiye’deki iktidar ve bürokratlar olayı oradaki bir neferin okuduğu ferasetle okuyamadılar. Zaten konu Suriye olunca neyi okuyabildiler ki? Azez-Cerablus hattı olayı, PYD’nin Fırat’ın batısına geçerse kırmızı-(pembe) çizgimiz çıkışları, PYD üniformalı ABD li müttefikleri konuşmaya kalkarsak konumuzdan sapmış olacağımız için o konulara girmiyorum.

Biz döndükten sonra en alttan en üstte kadar siyasi ve yetkili tüm makamları orada olanlar, yapılan hatalar, dönen dolaplar konusunda uyardık. Allah şahittir bu konuda kalbim çok mutmain. Eğer bizim 8 ay önce söylediklerimizin yarısı uygulansaydı bugün Türkmen Dağı halen 1000 yıldır olduğu gibi Türkmen kardeşlerimizin elinde olacaktı.

Fakat siyasi iktidar olayın vahametini kavrayamadı. Ya da reel politik anlaşmalar neticesinde Türkmen Dağı’ndan vazgeçildi. Karar hangi zaruretle alınmış olursa olsun tarihi bir hata olarak kayıtlara geçecektir. Elbette niyetleri Allah bilir ama gelecek nesillere ve İslam Ümmeti’nin mücadelesi açısından bakıldığınd da bu karar bir ihanet potansiyelini bünyesinde barındırıyor.

Türkmen Dağı’nda yıllarca beş para etmeyecek, hiçbir duyarlılığa sahip olmayan, sadece ceplerini doldurmak ve makamlarını korumak için çalışan insanlara güvenen merciler de artık hakikatle yüzleştiler. Türkmen Meclisi’nin başına Mehmet Şandır gibi muhalif kimlikle uzaktan yakından alakası olmayan bir isim getirildi. Abdurrahman Mustafa ve Beşşar Molla gibi isimlerin Cenevre’ye götürülmesini de koyacak bir yer bulamıyorum.

Bölgede askeri olarak desteklenen gruplar bazı memurlarla birlikte bazı kirli işler çevirdiler. Maalesef bunlar gözden kaçırıldı ya da birileri tarafından gizlendi. Türkmen Dağı’nın stratejik konumu ve tarihi misyonu planlı bir şekilde unutturuldu. Bayırbucak bölgesinin geleceği maaşlı bürokratların ya da üç beş yeni yetme sosyal medya fenomeninin iki dudağı arasına bırakıldı. Birileri yıllar sonra bir kez daha ‘Aldatıldık, iyi niyetlerine inandık, safmışız’ diyecek lakin hiç biri bu vebalden kurtulamayacak. Devlet çıkarları, siyasi konjonktür, reel politik diyenler kaybetti. Bu vebale ortak olan bütün devlet yetkilileri elbette hesaba da ortak. 1000 yıldır Müslümanların hakimiyetinde olan, Osmanlı’nın tohumlarının atıldığı, nice büyük devletlerin kurulduğu Türkmen Dağı düştü ise elbette tarih onları da hak ettikleri sayfaya kaydedecek.

Tek suç siyasilerde mi? Elbette değil.

İslami kuruluşlarımız, Türkmen Dağı’nı kurtarmak için pirinç ve un götürme yarışına girdi. Gözlerimle gördüm Türkmen Dağı’nda verilen unlar, pirinçler adaletsiz bir şekilde bir iki gruba verildi. Boy boy fotoğraflar çekildi ünlü komutanlarla ve huzur içinde geri dönüldü. Onlar da depolarındaki bu malzemeleri ya çürütüp ziyan ettiler, ya da doğal olarak sattılar. Herkes götürdüğü tırların sayıları ile övünürken direnişçiler atacak mermisi kısıtlı olduğu için nöbet değiştiren kardeşinin şarjörünü alıyordu. Gidilen her bölgede kardeşlerinizin neye ihtiyacı olduğunu iyi analiz edip bir kerelik değil sürekli ve etkili, işe yarayacak yardımlar yapılması çok önemli.  Aksi halde ziyan olan, yanlış ellere giden yardımların da emanet edilen kişilere vebali büyük oluyor.

Diğer bir sorumlu kesim ise alimlerimiz. Ehli Sünnet alimleri maalesef Suriye cihadına gerekli desteği vermediler. Orada yaşanan katliamları görmezden geldiler. 5 yıldır süren ve tüm dünya müstekbirlerinin birleşerek Suriyeli Müslümanlara saldırdığı, anne karnındaki bebekleri bile katlettiği, Müslüman hanımları tasallut altına aldığı bu savaşı kardeş kavgası olarak görenler bile oldu.

Türkmenlerin içerisindeki hainleri ve dolandırıcıları da es geçmemek lazım. Türkmen Dağı’ndaki savaşı fırsat bilip il il gezerek kendisini komutan olarak tanıtanlar da savaşmadıkları cepheye gelip aldıkları para karşılığında “Türkmen Dağı düşmedi” diye videolar çekenler de cepheye gelmeyip arkalarını kollayanlar sayesinde silahlarla fotoğraf çektirenler de, Türkiye’de kendisini büyük komutan olarak gösterip milyon dolarları cebe indirilenler de Allah’a hesap verecek.

Bütün bunların yanı sıra bir avuç onurlu insan 8 ay boyunca tüm imkansızlıklara rağmen direndi. Yüze yakın şehit verdi. Bu şehitlerin bazılarını tanıma fırsatım oldu. O şehitler hiçbir siyasi hesap, dünya menfaati gütmeden ihlasla topraklarını, İslam beldelerini korumak için canlarını feda ettiler. Allah da onları akan mis kokulu kanları ile doğruladı. Sizlere selam olsun Ebu İshak, Ebu Burak, Muhammed Şireyki, Ebu Muhammed Amir, Ebu İbrahim ve daha nice isimleri bilenen ve bilinmeyen kardeşlerim. Siz kazandınız.

16.06.2016

HALEP SÜRGÜNÜ İZLENİMLERİM

Geçtiğimiz günlerde İHH’nın organize ettiği  ‘’Halep’e Yol Açın” konvoyuyla birlikte Halepli kardeşlerimiz için yollardaydık. Yollarda insanımızın Halep duyarlılığını, bizlere olan muhabbetini görmenizi isterdim. Eğer görseydiniz, Anadolu halkının Halep’i Antep’ten ayrı tutmadığını anlardınız. İnsanlar ceplerindeki paraları, hazırladıkları eşyaları bizlere verip Halepli kardeşlerine gönderdiler. En önemlisi ise selamlarını ve dualarını bizlere emanet edip Halep’e ulaştırma yükünü omuzlarımıza bıraktılar.

Halep için 20.000 insanın Cilvegözü sınır kapısına dayandığı saatlerde bizler İHH ekibi ile birlikte Suriye’nin İdlib kentinde tahliye görüşmelerini takip ediyorduk. En başta şunu söylemem gerek: İHH, başkanından şoförüne bütün kadrosuyla oradaydı. Hassaten İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Suriye çalışmalarını koordine eden Erhan Yemelek ve ekibi, gece gündüz demeden kardeşlerimizi kurtarmak için yoğun bir görüşme trafiğinin içerisindeydi.  Bölgede en kritik noktalara bu ekip gitti. Kardeşlerimizin sağ salim Halep’ten çıkarılması için birçok kez canlarını tehlikeye atarak en önemli ve en riskli noktalarda bulundular. Allah hepsinden razı olsun.

Halep’ten çıkacak olan kardeşlerimizin durumları hepimizi endişelendiriyordu. Çünkü karşımızda hiçbir insani değeri gözetmeyen, insan hakları ve evrensel hukuku hiçe sayan gruplar vardı. İran ve Rusya güdümündeki bu gruplar birçok kez bu görüşmeleri ve tahliye sürecini baltalamak için girişimlerde bulundular. 400 kişiyi esir alıp birçok kişiyi infaz ettiler. Buna rağmen, bıçak sırtında geçen görüşmeler sonucu kardeşlerimiz yeniden kısmi de olsa özgürlüklerine kavuştular.  Görüşmelerde dikkatimi çeken bir diğer husus da şuydu; Karşımızdaki muhataplar Suriyeli değildi, müzakereler İranlı ve Rus askeri yetkililerle yürütülmekteydi. Bitmiş tükenmiş bir cesetten başka vasfı bulunmayan Esed rejiminin arkasına gizlenmişti bu iki devlet! Orada çoluk çocuk demeden katleden bu caniler, defalarca anlaşmayı bozdular.  Fakat hem Suriyeli muhaliflerin, hem süreci muhalifler adına yürüten sahadaki temsilcilerin soğukkanlı tutumu Halep’ten 50.000’i aşkın insanın kurtarılmasına vesile oldu.

Halep’ten gelen ilk kafilelerle karşılaştığım anda insanlığımdan utandım. İlk gelen kafilede 2000 kadın ve çocuk bulunuyordu. İnsanları tahliye etmeden 12 ila 14 saat bekleten İranlı ve Rus yetkililer, bombalayarak katledemedikleri insanların soğuktan ve açlıktan perişan olmasına neden oldular. Gelen çocukların, bebeklerin üzerlerinde ne mont, ne de ayaklarında düzgün bir ayakkabı vardı. Tir tir titreyerek indiler otobüslerden. İki aydır düzgünce su ile temas edememiş vücutları ve elleri simsiyah insanlar gördüm. Halep’ten çıktıkları için üzgün ve bitkindiler. Kimyasal silah saldırılarından dolayı felç olmuş bebekleri ve çocukları gördüğümde tarifi imkansız duygular yaşadım. Acı ve öfke aynı anda damarlarımda dolaşıyordu. Düşünün çocuğunuz kullanılan yasaklı bombalardan dolayı felç olmuş ve siz o hengâmede günlerce hastane ve doktor görmeden beklemişsiniz… Çaresizce çocuğunuzun kollarınızda soluk soluğa bir acıyla yaşamasını izliyorsunuz.  Yanımıza gelen bir anne bizden yardım istedi. Çocuğuna ne olduğunu bile bilmiyordu. Hemen yanımızdaki AID’in doktor ekibi, çocuğa müdahale edip Türkiye’ye sevk edilmesi için girişimleri başlattı.

Otobüsten inerken yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldığı için üzülen, ağlayan birçok insan gördüm. Bu insanları teskin eden iki zümre vardı. Birincisi çocuklar…  ‘’Ağlama anne, baba… Büyüyünce Halep’i geri alacağım” diyen kahraman çocuklar…

İkincisi Halep’i terk etmek zorunda oldukları için zaten mahcup olan mücahitler… Yaşlı insanlara sarılıp ‘’Üzülmeyin… Yakında Halep’e yeniden döneceğiz, sizleri evlerinize geri götüreceğiz” diyerek teskin ediyorlardı.

Halep’ten çıkmak zorunda kalan herkes üzgündü. Bir çocuk gördüm otobüsten indi bizim yanımızdaki yüksek basamağa çıktı ve defalarca ‘’Elhamdulillahi Rabbilalemin” dedi. Bir an göz göze geldik. Bana güldü ve selamlaştık. Bende kendisine ‘’Ehlen ve Sehlen” ( Hoş geldin) dedim ve sarıldım… Tarifi imkansız duygulardı yaşadıklarımız gerçekten… Bizim Türkiye’den geldiğimizi gördüklerinde yanımıza gelip sarılanların, elindeki yiyeceklerden ikram edenlerin, dua edenlerin inanın sayısını unuttum.

O hengamede ansızın yurtsuz kalmış Halepli kadınlar gördüm… Gözlerindeki hırstan ve öfkeden ibaret alevler bir anlamda yetiştirecekleri çocuklara miras kalacaktı. Eğer tahliye sırasında onlara ilişen olursa diye ellerinde taşıdıkları bombaları ve vücutlarına bağladıkları patlayıcı dolu kemerleriyle ümmetin iffetini yüklenmişlerdi …  Olur da Şiiler anlaşmayı yeniden bozarsa, esir olurlarsa namuslarına helal gelmesin diye tedbirlerini almışlardı. Allah onlara bu travmayı yaşatan herkesi; hepimizi affetsin…

Halep’ten çıkan mücahitler… Üzerleri sırılsıklam… Çoğu hastalanmış. Üzerlerinde yağmurluk yok, mont yok! Bir mücahit yanımdaki kardeşe geldi ve yağmurluk istedi.  Elbisesini gösterdi ve tepeden tırnağa ıslanmıştı. Ona hemen bir yağmurluk verildi. Haftalardır bu şartlarda direniyordu bu insanlar.  Düşünün koskocaman İslam ümmeti sırtına kendisini soğuktan koruyacak bir mont dahi ulaştırmadığı mücahitlerin sırtına bir de Halep’i yüklemişti. Nasıl dayansın bu gençler? Mücahitlerin  sırtına eli yüzü düzgün bir mont bile verememiş ümmet onlardan ne kadar da çok şey bekledi. Halep’ten çıkanların hali bana gösterdi ki savaşan insanların ihtiyaçları her zaman öncelenmeli.

Tarihi bir olaydır ‘’Halep Sürgünü”.  Sürgün diyorum; çünkü tarih ileride bu olayı ‘’Halep Sürgünü” olarak yazacaktır. İnsanlık tarihinin yüz karası olaylarından biri de tarihe böyle geçecek.  Bu sürgünün faillerini ise tarih, İran ve Rusya olarak yazacak! Daha anlatacağım çok şey var. Bazıları hepimizin canını sıkacak cinsten.  Şimdilik yazmayacağım. Bu sürece katkısı olan, dua eden tüm kardeşlerimizden Allah razı olsun…  İnşallah kısa zaman içinde yeniden Halep’in özgürleştiği günleri görmeyi Allah bizlere nasip eder.
10.01.2017

Türkmen Dağı’nda ne gördüm?

Suriye halkı son beş yılın en sıkıntılı günlerinden geçiyor. Suriye’nin tamamında gerek koalisyon güçleri gerekse Rusya-İran-Esed bloğunun bombalama ve katliamları son aylarda oldukça yoğunlaştı. IŞİD bahanesiyle girişilen katliamda ise asıl hedef hem IŞİD kontrolündeki bölgede hem de muhaliflerin kontrolündeki bölgede siviller. Okumaya devam et “Türkmen Dağı’nda ne gördüm?”

Suriyeli çocuk cesetleri üzerinde dans: Kudüs Günü

Her yıl düzenlenen tiyatroya hazır mısınız? Suriyeli çocukların cesetlerini çiğneme pahasına “Anti Emperyalist Esed” güçlerine destek verenler yine “Kudüs Günü” münasebetiyle Fatih Camii’nde yürüyecekler. Tekbir getirecekler. İran’a övgüler düzecekler. Sonra boy boy Humeyni fotoğrafları ve Siyonist İsrail rejiminin elbet yıkılacağına dair pankartlar… Okumaya devam et “Suriyeli çocuk cesetleri üzerinde dans: Kudüs Günü”