Peçe tartışmasına dair…

Önceki gün bir Müslüman hanım kardeşimiz dini hassasiyeti nedeniyle sosyal medyada lince uğradı. Peçe taktığı için sınava alınmayan (Bayan Polise ve bayan sınav görevlisine yüzünü gösterip kimlik teyidi aldığı halde) kardeşimiz , ağza alınmayacak sözlerle, lağım bir üslup ile linç edildi. Bu linci yapanların hesaplarına ve paylaşımlarına baktığınızda çeşitli hocaların sözleri, CB Erdoğan ile ilgili paylaşımlar, ceddimiz Osmanlının adaleti ve dini yayma gayreti, ‘’CHP gelirse din,vatan elden gider’’ söylemleri, Kemalistlere ve FETÖ’cülere eleştiri ve hakaretlere rastlıyordunuz oysa. Ama sövdükleri CHP’liler, Kemalist ulusalcılarla birlikte Müslüman bir hanımı hedefe koydular.

Bize ne oldu da bu hale geldik?

Hangi ara içimiz bu kadar boşaltıldı?

Nasıl bir gençlik yetişiyor bu toplumda?

Tesettürlü (!) bazı hanımlar peçeli kardeşimize laf çakma, onu aşağılama ve niyetini sorgulama yarışına girdiler. Tabi bu jenerasyonun tesettür bilincinden bahsedecek değiliz. Kendilerinin sadece güzelleşmek amacıyla kullandığı aksesuar olmaktan öteye gidemeyen renk renk şalları, suratlarında ki nursuzluğu ve sivilceleri kapatmak için adeta bir peçe gibi kullandıkları boyaları ile onlardan bir şey beklemek yersiz olur. Tesettür denince akıllarına ilk gelen “moda” olan şallı mankenlerle, dar pantolonlu, yırtık kotlu, göğüs dekolteli tişörtlü erkekler bir olup “sakınmak” amacıyla yüzünü kapatan bir bayanı linç ettiler gözlerimizin önünde.
Oysa bu yağız delikanlıların, hanımların hepsi 15 Temmuzda dinleri ve vatanları için tankların önüne atlamakla övünen kahramanlardı!

Kendi kimliği bile olmayan paralı tetikçi bir güruhta hemen derin bağlantılarını kullanıp kardeşimizin onlara göre “suç” olabilecek yada olayı sulandırıp başka mecralara çekecek paylaşımlarını servis ettiler. İnsan ne kadar acayip bir varlık. Halbuki 3–5 seneye kadar FETÖ’nün yılmaz savunucusu ve sözcüydüler. Bunun için para aldılar. Bu trol tayfası “Gel de bitsin bu hasret Fethullah Hoca efendi” naraları attıklarını ne çabuk unuttular!

Fakat bu konuda suç onların değil. Asıl suç bu konuya sahip çıkmayan herkesin. Kızcağız yediği küfürlerin ve hakaretlerin yanı sıra birde bizim camiadan gelen baskıların ve tehditlerin muhatabı oldu. Bu seviyesizliğin akabinde hesabını kapatmak ve hak arayışından vazgeçmek zorunda kaldı. Oysa ki o da yıllarca sınava hazırlanmış, hayalleri ve idealleri olan bir bireydi. Tek suçu ise inandığı gibi yaşamak, ilkelerinden taviz vermeden okumak istemekti.

Peçenin fıkıhtaki yeri ve İslamdaki konumu ile alakalı kelli felli hocalarımız konuşsunlar! Benim temas etmek istediğim nokta en olmadık fikirlere, akımlara tahammül gösteren Muhafazakar kesim ne oldu da bir peçeli hanıma sahip çıkmadı. Bugün timeline da bir tane orta okul öğrencisinin, babası yaşındaki sakallı bir adama ‘’ yallah Arabistana’ diyerek sergilediği ukalaca tavrının ardından, adamın verdiği ‘’burası Müslüman bir ülke’’ lafının nasıl da çarpıtılarak ‘’oruç tutmayanlara saldırı’’ tonunda pazarlandığına şahit oluyoruz. Her şartta birbirine sahip çıkan dinsiz güruh kadar olamadık. Bizim mahalle Fransa’da, Hollanda’da, Amerika’da peçe yasağı getirildiğinde ayağa kalkıp tepki gösterirken, ne oluyor da aynı durum Türkiye’de olduğunda gariban bir hanımı lince girişiyor? Asıl vicdanlarımıza ve aklımıza sormamız gereken soru bu. Adalet herkes için lazım beyler, bayanlar! Müslümanlar adaleti ayakta tutmak için yaşarlar ve ölürler! Hatırlatayım…

Hadi bu insanlar olayı idrak edemedi. Hocalarımız, kanaat önderlerimiz, herhangi bir siyasetçi yada bir yetkili kişi yok muydu bu kardeşimizin hakkını savunacak?

Bu kızcağızın linç edilmesine göz yuman, ses çıkarmayan herkes haksızlık ve zulüm karşısında sessiz kaldığı için Allah’a hesap verecek. 3 gündür bekliyorum bakalım birisi çıkıp ‘’ne oldu bu kardeşimizin durumu?’’ diye sorar, bir gündem yapar diye fakat kimseden ses çıkmadı. Bir oy pusulası, bir ağaç, bir mini etek kadar değeri yokmuş Müslüman bir kadının tesettürünün. Tabi’ya ben unutmuşum! Mini etekli, dar tunikli, sitreç pantolonlu şallı ablaların göze daha hoş göründüğü ve daha hakları savunulası olduğu bir dünya burası. Hayırlı Ramazanlar!
20.06.2017

Halep düşebilir ama biz daha düşmedik!

Halep, Suriye devriminin ilk yıllarında Abdulkadir Salih’in çabaları ve öngörüsü ile Müslümanların eline geçti. 2013 yılından bugüne kadar da Halep’in büyük kısmı Müslümanların elinde kaldı. Son süreçte de tüm imkansızlıklara rağmen dünyanın tüm müstekbirlerine karşı direndi.

Halep artık büyük ölçüde Esed rejiminin ve Şii militanların eline geçmiş durumda.

Yaklaşık 6 aydır kuşatma altında bulunan şehirde insanlar gıdadan, ilaçtan, insanca yaşamanın gereksinimlerinden uzak. Fakat buna rağmen teslim olmamanın onuruyla yaşadılar.

Sadece açlığa karşı da savaşmadılar. Rusya, İran, Esed, Lübnan Hizbullah, ABD ve irili ufaklı milis Şii gruplara karşı destansı bir direniş gösterdiler.

Müstekbirler tek bir cephe olup kardeşlerimize saldırırken maalesef bizler mustazaf kardeşlerimiz ile bir olamadık. Suriye’deki direnen gruplar ve dışardaki kardeşleri olarak ortaya çıkan bu durumun müsebbibi bizleriz. Amellerimizin eksikliği, dünya malına ve güce tamah edişimiz,  kardeşliğimizin eksik olması düşmana bu fırsatı ve cüreti verdi.

Maalesef Suriye tüm dünyanın satranç tahtası konumunda. Tüm devletler irili ufaklı çıkarları için Suriye halkını feda ediyor. Suriye halkının canını ucuz bir siyasi hamle aracı olarak görüyorlar.  Sizin bizim gibi ferdi Müslümanlar çabaladı, koşturdu fakat maalesef durumun bu raddeye gelmesine mani olamadık.

Hepimiz Allah’a hesap vereceğiz.  Ama devlet çıkarlarını Halepli çocukların kanlarından üstün tutanların, onların kanları üzerinden bölgesel çıkar peşinde koşanların hesabı çok daha çetin olacak.
Ben hala 4 – 5 sene önce yazdığım yerdeyim. Tüm devletlerin çıkarları Halepli bir çocuğun minik bedeninden, Halepli bir Müslüman kadının namusundan, Halepli bir gencin Allah yolunda akıttığı kandan daha değerli değildir.

Hiçbir Müslümanın Müslüman kardeşini müstekbirlerin ve zalimlerin insafına terk etme lüksü yoktur. Bizler ve tüm İslam alemi maalesef Halep halkını ve Şam ehlini şu ya da bu nedenle zalimlerin ve müstekbirlerin eline terk ettik.

Bir sitem de kendi yaşadığımız coğrafyanın yöneticilerine etmeden geçemeyeceğim. Elbette 15 Temmuz öncesi ve sonrası Türkiye’yi farklı değerlendirmek lazımdır, Elbette Suriye halkının acılarını dindirmek için elinizden gelen insani çabayı sarf ettiniz. Fakat 2014 yılında Fırat Kalkanı benzeri bir operasyon yapılabilseydi bugün Halep’te durum bu şekilde cereyan etmeyebilirdi. Bunu engelleyen bürokratlar Allah’a hesap verecekler. Bir de her ne şartta olursa olsun Suriye muhalefetine hava savunma sistemleri verilmemesi ise ayrı bir hata idi. Maalesef bir Rusya’nın bir ABD’nin kapısına gidip gidip duruyoruz. Şunu çok iyi biliyoruz ki Suriye’den sonra sıra maalesef Türkiye’de. Sizleri de bu durumun idraki ile hareket etmeye ve hiçbir zalim gücün kapısına gitmeden İslam kardeşliği neyi gerektiriyorsa onu yapmaya davet ediyorum. Göreceksiniz ki Allah attığınız adımları daha bir bereketli kılacaktır.

Halep yarın ya da önümüzdeki hafta tamamen Esed’in eline geçebilir. Elbette bu hepimizi üzecek fakat asla umutsuzluğa düşürmesin. Allah’ın izni ve yardımıyla yeniden toparlanıp, amellerimizi düzeltip, kardeşliğimizi pekiştirip yeniden Halep’e, oradan da Şam’a yürüyeceğiz.  Dönemsel yenilgiler hiç birimizi umutsuzluğa sevk etmesin! Kendimizi toparlayıp, hatalarımızı onarıp yeniden mücadeleye devam edeceğiz. Orada tek kardeşimiz bile kalsa biz onların yanında olmaya devam edeceğiz. Bunu yaparken de herhangi bir çıkar veya hesap gütmeyecek, kardeşliğimizin ve imanımızın gereği olarak bunu yapmaya devam edeceğiz.

Şimdi başladığımız yerdeyiz! Daha sahih bir iman, daha sahih bir hedef ve temiz bir kalple haydi yeniden Bismillah…
28.11.2016

Sussak tesiri olmuyor, söylesek gönüllerimiz razı değil!

Sussak tesiri olmuyor, söylesek gönüllerimiz razı değil

Cem Küçük ya da muadillerinden daha büyük bir derdimiz olmasa yazmazdık. Mazur görülsün, yazmış bulunduk.

TIMETURK | EDİTÖR MASASI

Uzun süredir; biz diyelim beş yıldır siz deyin iki yıldır bir şey var, hissediyoruz. Renksiz, kokusuz, tatsız ama yapış yapış. Hani insanın yüzünü en çok buruşturan o hisse çok benziyor. Bir ağaca dokunursunuz reçinesi elinize bulaşır, su bulana kadar sabredemezsiniz. Bir an evvel toprağa sürersiniz ellerinizi. İşte üzerimizde uzun süredir buna benzer bir his var. Elimizi sürecek toprak arıyoruz. Vakıa şu ki bulamıyoruz.

Bu kadar metaforu birden kullanmak durumundayız çünkü çekiniyoruz. Dili dikiş tutmayanların sınırsızlığından yana endişeliyiz. Ancak bu kez, bu endişeye ve sıradan insanların ağzındaki acımtırak tada rağmen konuşmak istiyoruz. Konuşmak istiyoruz ki eğer yarın birileri bugünlerin tarihini yazacaksa derdimiz politik dehlizlerde kaybolmuş olmasın.

Bize kalsa adını anmazdık ama en çok kendisi adına üzüldüğümüz için bu kez bir istisna yapacağız ve adını da anacağız. Cem Küçük Beyefendi, uzunca bir süredir bir şeyler söylüyor, ısrarla duymuyoruz. En başta bahsettiğimiz o yapış yapış olma hissine duçar olmamak için gün doğuyor gözümüzü, akşam oluyor kulaklarımızı kapatıyoruz. Çünkü herkesin yüzünü ekşiten o yapış yapış havanın sebebi tam olarak Cem Küçük’ün sözlerinde tecessüm ediyor. Abartmak istemiyoruz ancak Türkiye’nin son iki yüz senede yaşadığı büyük buhranın hiçbir dönemi bu kadar hikmetsizlikle dolu değildi. Dört yanımızda tebarüz eden cinni halin tasviri için bir şey söylememize hacet yok ve hatta tasvire de teşbihe de ihtiyaç yok. Ancak krizimiz tam olarak bu değil. Daha dehşetli olan şu: Bu hikmetsizliğin artık ciddi bir alıcı kitlesi var bu ülkede. Vatan sevmenin, İslam’ı müdafaa etmenin Cem Küçük’ün yaptığı şey olduğunu zanneden bir fanatik kitle oluştu ki bu kitle yüz sene de geçse hata ettiğine dair bir endişe taşımayabilir.

HERKESİN SUSASI VAR

Uzun, derin ve yorucu bir kavganın içerisinde olduğumuzdan mütevellit herkesin susası var. Konuşmak istediğimiz için değil kendimizi savunmaya mecbur kaldığımız için yazıyoruz. Çünkü geri çekilecek bir yerimiz kalmadı. Sırtımızı asırlardır inandığımız değerler manzumesinden mamul bir duvara dayadık ve gerçekten bu köşeye sıkıştırılmış durumdayız. Düşmanın maskesinin altında ne olduğunu bilmiyoruz ancak bir fikir olmadığı kesin. Daha açık söylemek gerekirse artık efendilik derdiyle susmak ile sırf cazgırlık olsun diye konuşmak arasındaki çizgi iyice inceldi. Sussak da aynı bedeli ödüyoruz konuşsak da. Asli söylenişi ‘Sussam gönül razı değil söylesem tesiri yok’ şeklinde olmalıydı ama biz tam zıddı bir haldeyiz: Sussak tesiri olmuyor, söylesek gönüllerimiz razı değil.

SİZ ÖFKE ZANNEDİYORSUNUZ AMA DEĞİL

Son kez diyelim ve bir kez daha söyleyelim öyleyse: Cem Küçük Beyefendi, kendi namımıza değil sizin namınıza üzülüyoruz. Sizi bu hale düşüren döngüye direnememiş olmanıza üzülüyoruz. Fikir telif ettiği zehabıyla gürültüden başka bir şey üretemeyen eşhasın adına sizin için gerçekten dertleniyoruz. Siz öfke gibi görüyorsunuz ama öfke bu değil. Bizim öfkemiz gerçekten böyle bir şey değil. Erbabı bilir, basitlikler bizi öfkelendirmez.

Geri adım, özür ve tazminat belki dünya için yaşayanların ve dünya demokratlarının nezdinde önemlidir. Ancak bizim için bir şey ifade etmiyor. Siz öyle düşündüğünüz için pişman değilsiniz, kendinize hakim olamayıp düşündüğünüzü izhar ettiğiniz için pişmansınız. Buradan bakınca da bu pişmanlık değil daha çok pişkinlik gibi görünüyor. Yanlış anlamayın, bu pişkinlik üzerinize yakışmıyor diye söylemiyoruz bunu. Biz dünya için yaşayan insanlar değiliz ve bu anlamda sizinle aynı boyutta yaşamıyoruz. Demokrasi için, reel politik için, stratejik hedefler için de yaşamıyoruz. Sizin manyaklık olarak addettiğiniz şey bu. Hasan-ı Basri (r.a.) bunu şöyle ifade ediyordu: “Vallahi, Bedir ashabından yetmiş kişiye yetiştim, çoğu kez giydikleri sof idi. Eğer siz onları görseydiniz deli sanırdınız. Onlar da sizin iyilerinizi görselerdi ‘bunların ahirette bir nasibi yok’ derlerdi”. Bizim delilik derecemiz Allah en doğrusunu bilir ama “ahirette bir nasibi yok” denileceklerden belki. Bu gerçeği bilmemize rağmen sizinle aynı boyutta yaşamayı reddedecek kadar da bu dünyadan uzağız.

HİCAB DUYUYORUZ

Bu nedenle son birkaç yıldır size yol verenlerin, size emir verenlerin, size yürü diyenlerin oluşturduğu bu yapış yapış havada konuşmaktan hicab duyuyoruz. Hicab duyuyoruz çünkü ağzınızdan kaçırdığınız birkaç cümleden ibaret olmayan bir kötülüğün büyütüldüğünü görüyoruz. Adı 28 Şubat olmayan bir 28 Şubat için televizyon ekranlarında kurduğunuz ikna odalarının şahidiyiz. Ancak konuşmaya çekiniyoruz çünkü söyleyenin siz olduğunu biliyoruz da söyletenlerin kim olduğuna ne yapsak emin olamıyoruz.

BİR FİKRİN GEMİSİ

Elbette sizler bizim stratejiden anlamadığımızı düşünüyorsunuz. Çünkü, sizin gibi birkaç yıllık hikayesi olan hadiseleri stratejik gelişmeler zannetmekten daha geniş bir perspektifle bakıyoruz tarihin akışına. Ancak stratejik kavramları kullanarak size cevap vermenin gerçekten israf olan bir yanı var. Hatta sadece bir yanı yok. Çok yanı var. Hatta israftan ibaret. Eğer anlayabileceğinizi hatta bırakalım anlamayı ne cevap vereceğinizi tasarlamaksızın can kulağıyla dinleyebileceğinizi bilsek size Mavi Marmara’nın fikir sahiplerinin gemisi olduğunu izah edebilirdik. Mavi Marmara o gemiye binenlerle, o gemiye binmek isteyip binemeyenlerle, binemediği için pişman olanlarla ve binenlerin yüzüne bir ömür bir parça mahcup bakmaya hüküm giyenlerle birlikte bir fikrin gemisiydi. O fikir, hak sahibine hakkını iade etme gayretinden ibaretti ve anın vacibiydi. Üstelik stratejik bir vacipti. 1974’te Anadolu’dan çıkan gemiler neden Kıbrıs’a çıkarma yaptıysa Mavi Marmara da o yüzden Gazze’ye doğru sefer eyledi. Gemilerimiz Kıbrıs kıyılarında hangi hakkı sahibine iade ettiyse Mavi Marmara da aynı hakkı sahibine iade edebilme kaygısıyla Filistin kıyılarına gitmeyi denedi. O sefer, Anadolu kıtası büyüklüğünde dava taşını omuzlayanların Filistinliler adına ve Filistinliler ile birlikte son hak iddiasıydı. 1969’tan bu yana bu ülkede bağımsızlık davamızın en büyük davacısı Erbakan Hoca idi. Kıbrıs’a çıkarma gemileri gönderen de Gazze’ye insani yardım gemileri gönderen de işte bu mukaddesatın en büyük davacısı olan Erbakan Hoca idi.

Bu fikri anlamanızı bekleyemeyiz. Bu fikri anlayamıyor oluşunuzu mazur görürüz. Bu fikri imha etmek isteyişinizi de anlarız. Ancak bir fikriniz olmadığı halde fikir sahibiymiş gibi konuşmanıza saygı duymamızı beklemeyin bizden.

SON KEZ DENİYORUZ

Pek olanak vermiyoruz ama belki Sayın Cumhurbaşkanı da görür, belki birileri Reis’in önüne koyar diye derdimizi son kez anlatmayı deniyoruz.

Hepimizin içini sıkıştıran bu yapış yapış havayı dağıtın lütfen. Siz ki İstanbul’a şehremini olarak geldiğiniz vakitler nefes almayı imkansız kılan karbonmonoksitten ibaret havayı birkaç senede oksijenden geçilmez hale getirmiştiniz. Yine yapabileceğinize inanıyoruz, umut fakirler kadar delilerin de ekmeği.

Biz sizden umut kesmeyiz, inanıyoruz ki kalbinizde Mavi Marmara ve Filistin bahis konusu olduğunda tekrar tekrar yeşeren merhamet adlı bir çınar illa ki vardır. İnanmak istiyoruz, eğer bütün şartlar sizin için uygun olsaydı siz de o gemide olurdunuz.

Cem Küçük ya da muadillerinden daha büyük bir derdimiz olmasa yazmazdık. Mazur görülsün, yazmış bulunduk.

Biz uyurken düştü Türkmen Dağı!

Suriye Türkmenlerinin ana yurdu Türkmen Dağı artık Esed rejiminin elinde. Kasım 2015’te Rusya ve İran’ın devreye girmesiyle bölge tehdit edilmeye başlamış Türkiye’nin Türkmen Dağı’nı bombalayan Rus uçağını angajman kuralları çerçevesinde vurması ile birlikte mesele dünya kamuoyunun gündemine gelmişti. Aslında Humus Türkmenlerine ait topraklar 2013 yılında işgal eden ve bölgede bir demografik operasyon yapan rejimin Lazkiye’deki hamlesi en çok Türkiye’yi ilgilendiriyordu.

Türkmen Dağı Rusya ve Esed tarafından aylarca havadan bombalandı. Çılgınca gelebilir ama binlerce ton bomba gökten demir sağanaklar halinde küçücük bir kara parçasına yağdı. Karadan ise BAAS rejimi askerleri ile birlikte Lübnan, Afganistan, Irak ve İran’dan gelen Şii militanların hatta Türkiye’den gelen solcu şebbihaların saldırısıyla karşı karşıya kaldı. Türkmen Dağı’ndaki direnişçiler, tam 8 ay boyunca kısıtlı insan kaynağı ve teçhizat ile dünyanın en büyük güçleri İran ve Rusya’ya kafa tuttular.

Allah bize orada bu kardeşlerimizi ziyaret etme, durumlarını yerinde görme fırsatı nasip etti. O zaman görüştüğüm tüm Türkmen mücahitler şunu söylüyordu: “Bu sadece bir bölge savunması değil. Türkiye’nin savunması Türkmen Dağı’ndan başlar. Biz burada Türkiye’yi kendi vatanımızla birlikte korumak için savaşıyoruz. Eğer Türkmen Dağı düşerse bilin ki savaş kısa sürede Türkiye topraklarına sıçrar. Suriye’de gerçekleşen bu savaş aslında Türkiye’de düşünülen büyük kaos ve savaş planının hazırlığıdır.”

Türkmenler böyle düşünürken maalesef Türkiye’deki iktidar ve bürokratlar olayı oradaki bir neferin okuduğu ferasetle okuyamadılar. Zaten konu Suriye olunca neyi okuyabildiler ki? Azez-Cerablus hattı olayı, PYD’nin Fırat’ın batısına geçerse kırmızı-(pembe) çizgimiz çıkışları, PYD üniformalı ABD li müttefikleri konuşmaya kalkarsak konumuzdan sapmış olacağımız için o konulara girmiyorum.

Biz döndükten sonra en alttan en üstte kadar siyasi ve yetkili tüm makamları orada olanlar, yapılan hatalar, dönen dolaplar konusunda uyardık. Allah şahittir bu konuda kalbim çok mutmain. Eğer bizim 8 ay önce söylediklerimizin yarısı uygulansaydı bugün Türkmen Dağı halen 1000 yıldır olduğu gibi Türkmen kardeşlerimizin elinde olacaktı.

Fakat siyasi iktidar olayın vahametini kavrayamadı. Ya da reel politik anlaşmalar neticesinde Türkmen Dağı’ndan vazgeçildi. Karar hangi zaruretle alınmış olursa olsun tarihi bir hata olarak kayıtlara geçecektir. Elbette niyetleri Allah bilir ama gelecek nesillere ve İslam Ümmeti’nin mücadelesi açısından bakıldığınd da bu karar bir ihanet potansiyelini bünyesinde barındırıyor.

Türkmen Dağı’nda yıllarca beş para etmeyecek, hiçbir duyarlılığa sahip olmayan, sadece ceplerini doldurmak ve makamlarını korumak için çalışan insanlara güvenen merciler de artık hakikatle yüzleştiler. Türkmen Meclisi’nin başına Mehmet Şandır gibi muhalif kimlikle uzaktan yakından alakası olmayan bir isim getirildi. Abdurrahman Mustafa ve Beşşar Molla gibi isimlerin Cenevre’ye götürülmesini de koyacak bir yer bulamıyorum.

Bölgede askeri olarak desteklenen gruplar bazı memurlarla birlikte bazı kirli işler çevirdiler. Maalesef bunlar gözden kaçırıldı ya da birileri tarafından gizlendi. Türkmen Dağı’nın stratejik konumu ve tarihi misyonu planlı bir şekilde unutturuldu. Bayırbucak bölgesinin geleceği maaşlı bürokratların ya da üç beş yeni yetme sosyal medya fenomeninin iki dudağı arasına bırakıldı. Birileri yıllar sonra bir kez daha ‘Aldatıldık, iyi niyetlerine inandık, safmışız’ diyecek lakin hiç biri bu vebalden kurtulamayacak. Devlet çıkarları, siyasi konjonktür, reel politik diyenler kaybetti. Bu vebale ortak olan bütün devlet yetkilileri elbette hesaba da ortak. 1000 yıldır Müslümanların hakimiyetinde olan, Osmanlı’nın tohumlarının atıldığı, nice büyük devletlerin kurulduğu Türkmen Dağı düştü ise elbette tarih onları da hak ettikleri sayfaya kaydedecek.

Tek suç siyasilerde mi? Elbette değil.

İslami kuruluşlarımız, Türkmen Dağı’nı kurtarmak için pirinç ve un götürme yarışına girdi. Gözlerimle gördüm Türkmen Dağı’nda verilen unlar, pirinçler adaletsiz bir şekilde bir iki gruba verildi. Boy boy fotoğraflar çekildi ünlü komutanlarla ve huzur içinde geri dönüldü. Onlar da depolarındaki bu malzemeleri ya çürütüp ziyan ettiler, ya da doğal olarak sattılar. Herkes götürdüğü tırların sayıları ile övünürken direnişçiler atacak mermisi kısıtlı olduğu için nöbet değiştiren kardeşinin şarjörünü alıyordu. Gidilen her bölgede kardeşlerinizin neye ihtiyacı olduğunu iyi analiz edip bir kerelik değil sürekli ve etkili, işe yarayacak yardımlar yapılması çok önemli.  Aksi halde ziyan olan, yanlış ellere giden yardımların da emanet edilen kişilere vebali büyük oluyor.

Diğer bir sorumlu kesim ise alimlerimiz. Ehli Sünnet alimleri maalesef Suriye cihadına gerekli desteği vermediler. Orada yaşanan katliamları görmezden geldiler. 5 yıldır süren ve tüm dünya müstekbirlerinin birleşerek Suriyeli Müslümanlara saldırdığı, anne karnındaki bebekleri bile katlettiği, Müslüman hanımları tasallut altına aldığı bu savaşı kardeş kavgası olarak görenler bile oldu.

Türkmenlerin içerisindeki hainleri ve dolandırıcıları da es geçmemek lazım. Türkmen Dağı’ndaki savaşı fırsat bilip il il gezerek kendisini komutan olarak tanıtanlar da savaşmadıkları cepheye gelip aldıkları para karşılığında “Türkmen Dağı düşmedi” diye videolar çekenler de cepheye gelmeyip arkalarını kollayanlar sayesinde silahlarla fotoğraf çektirenler de, Türkiye’de kendisini büyük komutan olarak gösterip milyon dolarları cebe indirilenler de Allah’a hesap verecek.

Bütün bunların yanı sıra bir avuç onurlu insan 8 ay boyunca tüm imkansızlıklara rağmen direndi. Yüze yakın şehit verdi. Bu şehitlerin bazılarını tanıma fırsatım oldu. O şehitler hiçbir siyasi hesap, dünya menfaati gütmeden ihlasla topraklarını, İslam beldelerini korumak için canlarını feda ettiler. Allah da onları akan mis kokulu kanları ile doğruladı. Sizlere selam olsun Ebu İshak, Ebu Burak, Muhammed Şireyki, Ebu Muhammed Amir, Ebu İbrahim ve daha nice isimleri bilenen ve bilinmeyen kardeşlerim. Siz kazandınız.

16.06.2016

HALEP SÜRGÜNÜ İZLENİMLERİM

Geçtiğimiz günlerde İHH’nın organize ettiği  ‘’Halep’e Yol Açın” konvoyuyla birlikte Halepli kardeşlerimiz için yollardaydık. Yollarda insanımızın Halep duyarlılığını, bizlere olan muhabbetini görmenizi isterdim. Eğer görseydiniz, Anadolu halkının Halep’i Antep’ten ayrı tutmadığını anlardınız. İnsanlar ceplerindeki paraları, hazırladıkları eşyaları bizlere verip Halepli kardeşlerine gönderdiler. En önemlisi ise selamlarını ve dualarını bizlere emanet edip Halep’e ulaştırma yükünü omuzlarımıza bıraktılar.

Halep için 20.000 insanın Cilvegözü sınır kapısına dayandığı saatlerde bizler İHH ekibi ile birlikte Suriye’nin İdlib kentinde tahliye görüşmelerini takip ediyorduk. En başta şunu söylemem gerek: İHH, başkanından şoförüne bütün kadrosuyla oradaydı. Hassaten İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Suriye çalışmalarını koordine eden Erhan Yemelek ve ekibi, gece gündüz demeden kardeşlerimizi kurtarmak için yoğun bir görüşme trafiğinin içerisindeydi.  Bölgede en kritik noktalara bu ekip gitti. Kardeşlerimizin sağ salim Halep’ten çıkarılması için birçok kez canlarını tehlikeye atarak en önemli ve en riskli noktalarda bulundular. Allah hepsinden razı olsun.

Halep’ten çıkacak olan kardeşlerimizin durumları hepimizi endişelendiriyordu. Çünkü karşımızda hiçbir insani değeri gözetmeyen, insan hakları ve evrensel hukuku hiçe sayan gruplar vardı. İran ve Rusya güdümündeki bu gruplar birçok kez bu görüşmeleri ve tahliye sürecini baltalamak için girişimlerde bulundular. 400 kişiyi esir alıp birçok kişiyi infaz ettiler. Buna rağmen, bıçak sırtında geçen görüşmeler sonucu kardeşlerimiz yeniden kısmi de olsa özgürlüklerine kavuştular.  Görüşmelerde dikkatimi çeken bir diğer husus da şuydu; Karşımızdaki muhataplar Suriyeli değildi, müzakereler İranlı ve Rus askeri yetkililerle yürütülmekteydi. Bitmiş tükenmiş bir cesetten başka vasfı bulunmayan Esed rejiminin arkasına gizlenmişti bu iki devlet! Orada çoluk çocuk demeden katleden bu caniler, defalarca anlaşmayı bozdular.  Fakat hem Suriyeli muhaliflerin, hem süreci muhalifler adına yürüten sahadaki temsilcilerin soğukkanlı tutumu Halep’ten 50.000’i aşkın insanın kurtarılmasına vesile oldu.

Halep’ten gelen ilk kafilelerle karşılaştığım anda insanlığımdan utandım. İlk gelen kafilede 2000 kadın ve çocuk bulunuyordu. İnsanları tahliye etmeden 12 ila 14 saat bekleten İranlı ve Rus yetkililer, bombalayarak katledemedikleri insanların soğuktan ve açlıktan perişan olmasına neden oldular. Gelen çocukların, bebeklerin üzerlerinde ne mont, ne de ayaklarında düzgün bir ayakkabı vardı. Tir tir titreyerek indiler otobüslerden. İki aydır düzgünce su ile temas edememiş vücutları ve elleri simsiyah insanlar gördüm. Halep’ten çıktıkları için üzgün ve bitkindiler. Kimyasal silah saldırılarından dolayı felç olmuş bebekleri ve çocukları gördüğümde tarifi imkansız duygular yaşadım. Acı ve öfke aynı anda damarlarımda dolaşıyordu. Düşünün çocuğunuz kullanılan yasaklı bombalardan dolayı felç olmuş ve siz o hengâmede günlerce hastane ve doktor görmeden beklemişsiniz… Çaresizce çocuğunuzun kollarınızda soluk soluğa bir acıyla yaşamasını izliyorsunuz.  Yanımıza gelen bir anne bizden yardım istedi. Çocuğuna ne olduğunu bile bilmiyordu. Hemen yanımızdaki AID’in doktor ekibi, çocuğa müdahale edip Türkiye’ye sevk edilmesi için girişimleri başlattı.

Otobüsten inerken yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldığı için üzülen, ağlayan birçok insan gördüm. Bu insanları teskin eden iki zümre vardı. Birincisi çocuklar…  ‘’Ağlama anne, baba… Büyüyünce Halep’i geri alacağım” diyen kahraman çocuklar…

İkincisi Halep’i terk etmek zorunda oldukları için zaten mahcup olan mücahitler… Yaşlı insanlara sarılıp ‘’Üzülmeyin… Yakında Halep’e yeniden döneceğiz, sizleri evlerinize geri götüreceğiz” diyerek teskin ediyorlardı.

Halep’ten çıkmak zorunda kalan herkes üzgündü. Bir çocuk gördüm otobüsten indi bizim yanımızdaki yüksek basamağa çıktı ve defalarca ‘’Elhamdulillahi Rabbilalemin” dedi. Bir an göz göze geldik. Bana güldü ve selamlaştık. Bende kendisine ‘’Ehlen ve Sehlen” ( Hoş geldin) dedim ve sarıldım… Tarifi imkansız duygulardı yaşadıklarımız gerçekten… Bizim Türkiye’den geldiğimizi gördüklerinde yanımıza gelip sarılanların, elindeki yiyeceklerden ikram edenlerin, dua edenlerin inanın sayısını unuttum.

O hengamede ansızın yurtsuz kalmış Halepli kadınlar gördüm… Gözlerindeki hırstan ve öfkeden ibaret alevler bir anlamda yetiştirecekleri çocuklara miras kalacaktı. Eğer tahliye sırasında onlara ilişen olursa diye ellerinde taşıdıkları bombaları ve vücutlarına bağladıkları patlayıcı dolu kemerleriyle ümmetin iffetini yüklenmişlerdi …  Olur da Şiiler anlaşmayı yeniden bozarsa, esir olurlarsa namuslarına helal gelmesin diye tedbirlerini almışlardı. Allah onlara bu travmayı yaşatan herkesi; hepimizi affetsin…

Halep’ten çıkan mücahitler… Üzerleri sırılsıklam… Çoğu hastalanmış. Üzerlerinde yağmurluk yok, mont yok! Bir mücahit yanımdaki kardeşe geldi ve yağmurluk istedi.  Elbisesini gösterdi ve tepeden tırnağa ıslanmıştı. Ona hemen bir yağmurluk verildi. Haftalardır bu şartlarda direniyordu bu insanlar.  Düşünün koskocaman İslam ümmeti sırtına kendisini soğuktan koruyacak bir mont dahi ulaştırmadığı mücahitlerin sırtına bir de Halep’i yüklemişti. Nasıl dayansın bu gençler? Mücahitlerin  sırtına eli yüzü düzgün bir mont bile verememiş ümmet onlardan ne kadar da çok şey bekledi. Halep’ten çıkanların hali bana gösterdi ki savaşan insanların ihtiyaçları her zaman öncelenmeli.

Tarihi bir olaydır ‘’Halep Sürgünü”.  Sürgün diyorum; çünkü tarih ileride bu olayı ‘’Halep Sürgünü” olarak yazacaktır. İnsanlık tarihinin yüz karası olaylarından biri de tarihe böyle geçecek.  Bu sürgünün faillerini ise tarih, İran ve Rusya olarak yazacak! Daha anlatacağım çok şey var. Bazıları hepimizin canını sıkacak cinsten.  Şimdilik yazmayacağım. Bu sürece katkısı olan, dua eden tüm kardeşlerimizden Allah razı olsun…  İnşallah kısa zaman içinde yeniden Halep’in özgürleştiği günleri görmeyi Allah bizlere nasip eder.
10.01.2017